Türk İşi İletişim

Yıl dönümü 24 Nisan olarak kabul edilen Ermeni olaylarının geçtiğimiz günlerde tekrardan gündemimize oturmasından yola çıkarak birkaç satır yazmak istiyorum. Bunu yapıyor olmamdaki sebep ise birkaç milletten halk olarak vatandaşlığını yaptığımız Osmanlı ve Türkiye devletlerinin gerek Ermeni meselesinde gerekse de yaklaşık 200 yıldan beri ülke içerisindeki azınlık durumundaki milletlerin, tebaa/vatandaş olmaktan vazgeçip kendilerini idare etme taleplerine karşı uygulanan ve uygulanmayan eylemleri, fikirleri eleştirmektir. Bu azınlık durumundaki milletlerin iddia ettikleri haklarını NASIL savundukları ve bunun karşısında Türk devletlerinin politikalarını NASIL hayata geçirdikleri üzerine tamamen kendi gözlemlerime dayanarak fikirlerimi belirteceğim bir yazıdır.

Öncelikle şunları hatırlatmakta fayda var, her etki bir tepki doğurur. Bu tepki agresif olmak zorunda değildir, pasif tepkiler de çok doğaldır. Her olayın belli sebepleri ve sonuçları vardır. Tarih içinde yaşanmış olaylar birbirlerine zincirlerle bağlıdırlar ve bir olay üzerine tartışılırken kuşkusuz farklı hadiselerin etkilerini de göz ardı etmemek gerekir. Şimdi bahsetmek istediğim noktaya gelmeden önce kısaca hafızamızı yoklayalım. Osmanlı Devleti birçok milleti bünyesinde barındıran Doğu Avrupa’dan Arap yarımadasına, Kafkaslardan Kuzey Afrika’ya kadar topraklarını genişletmiş büyük bir imparatorluktu. İçerisinde birçok farklı dini ve milleti barındırıyordu ancak devlete hâkim olan Sünni Müslüman Türk hanedanı dolayısıyla Türk halkıydı.18.yüzyıla gelindiğinde 600 yıl önceki Haçlı Seferleri’nin Avrupa’ya kaybettirdiklerinden ziyade kazandırdıkları ile başlayan değişim süreci Reform, Rönesans ve coğrafi keşiflerin sonucunda günümüzdeki dünya düzeninin temellerinin atıldığı bir zaman dilimi karışımıza çıkacaktır. Artık imparatorluklar çağının kapanacak olduğunun düşüncesi filizlenecek ve insanların temel hak ve özgürlüklerinin ön planda tutulduğu devlet değil insan merkezli yeni organizasyonlar doğacaktı. Bu durum Avrupa için kaçınılmaz ve gecikmiş bir sondu. Osmanlı coğrafyasında ise bu döneme hazırlıksız yakalanıldı. İstanbul’un fethi ile başlayan ve I.Süleyman’ın ölümüne kadar geçen zaman diliminde elde edilen kudret ve şöhret şüphesiz sonsuz değildi. Avrupa’nın yaşam alternatifleri arayıp kendi arasında kan döktüğü yıllarda Osmanlı coğrafyası çok daha huzurlu bir ortama sahipti. Bunda Avrupa’da yeni filizlenen bazı düşüncelerin Osmanlı ülkesinde halihazırda olmasının da etkisi çok büyüktür. Nitekim bu kudret ve şöhreti oluşturan padişahların ve yönetim kadrolarının ardılları bunu idare edecek konsantrasyona çeşitli sebeplerden ötürü tamamen sahip olamadıkları gibi arayış içerisindeki Avrupa da acizliğin verdiği cesaretin sonucunda yüzyıllar içerisinde kıta dışı ile etkileşim kurmaya başlamış, yeni kaynaklar, yeni insan gücü, yeni ticaret pazarı elde ettikleri gibi çağlara yön veren yeni düşünürleri bu sefer kendi kıtalarından çıkarmışlar ve doğu medeniyetleriyle aralarında açılan makası çoktan kapatmışlardır.

Bilim-akılcılık düsturu ile ilerleyen bu süreç AVRUPALILARIN ÇIKARLARI DOĞRULTUSUNDA yeni silahlar, yeni üretim teknikleri, yeni fikirler ile artık kitleleri yönetmek için toprak genişletmenin anlamını yitirdiği diplomasi, PROPAGANDA, sömürü ile hükmetmenin başladığı yeni bir dünya düzeni ortaya çıkarmıştır. Döneminin en büyük devletlerinden birisi olan Osmanlı barındırdığı farklı din ve milletten insanları yeni düzende kuşkusuz elinde tutmak için benzer bir reform dönemine girdiyse de bunda başarılı olamamıştır. Bunun sebeplerinden bir tanesi de Türklerin tarih boyunca maharetli olamadığı kamuoyu oluşturma, haklı veya haksız iddialarını dünyaya kabul ettirmekteki beceriksizliğidir.

Ülkeler iç işlerinde problemler yaşarlar. Bunları çözmek için ekonomik ve kültürel birikiminiz kadar İKNA EDİCİ bir propaganda organınızın olması şarttır. Osmanlı Devleti’nde bu dönemde filizlenen bazı ayrılıkçı fikirler 19.ve 20.yüzyıllarda maalesef önlenemez ayrılıkların doğuşuna sebep olmuştur. Bunda şüphesiz Avrupalı devletlerin yüzyıllar boyu süren değişim macerasında elde ettikleri yeni hükmetme yöntemlerinin rolü vardır. Şunu asla ve asla aklımızdan çıkarmamamız gerekir. Ülkeler birbirlerinin topraklarını almak için savaş vermezler. Kıymetli bölgeler için savaşlar çıkar. Bölgelerin kıymeti zamana göre değişir. Coğrafi keşiflere kadar ticaretin kalbi olan ipek yolu denizden ticaretin geliştiği dönemlerde önemini yitirmeye başlamış gelişen teknoloji ile açılan su kanalları ve hızlı araçların icadı ile tamamen nostaljik bir güzergâh durumuna düşmüştür. Avrupalı devletler Osmanlı ülkesinin sahip olduğu toprakları değil stratejik öneme sahip olan toprakları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmek için bu bölgelerde bazı faaliyetlerde bulunmuşlardır. Mısır’ın, Balkanların, Kafkasların, boğazların ve Ege adalarının, Ortadoğu’nun ve kutsal kabul edilen toprakların bu faaliyetlerin hedef aldığı en yoğun bölgeler olması asla tesadüf değildir. Saydığım bölgelerin her biri ki hatta bazıları her daim bazıları da zaman içerisinde gelişen olaylarla o dönemde çok değerli olan topraklardır. Bu dönemlerde ortaya çıkan yenilikçi yeni yönetim kadroları önce Avrupalı gelişmiş devletleri oluşturmuşlar ve çıkarları doğrultusunda aralarında Osmanlı’nın da bulunduğu; Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Rus İmparatorluğu, Fransa İmparatorluğu, Avusturya-Macaristan, Alman İmparatorluğu gibi büyük ve otoriter devletleri teker teker ve tekrar tekrar parçalama faaliyetleri içerisinde bulunmuşlardır. Bu kadroların bunu başarmalarındaki ana etkenler miras olarak devraldıkları ekonomik ve kültürel gücün yanında kendilerinin kamuoyu oluşturmaktaki maharetleridir.

Yazılı ve görsel materyaller 16.yüzyıldan itibaren artık sadece dini eserler için değil iletişim organı olarak da kullanımı yaygınlaşmış, öğretici nitelikteki eserlerin çoğalmasının yanında yönlendirici eserler de bu dönemde propaganda yapmak için üretilmiştir. Osmanlı topraklarında ise yazılı ve görsel iletişim materyallerin (DİNİ ESERLER HARİÇ) 1730 yılında ilk ürünlerini verdiği ve elit tabakanın eriştiği dönemde Avrupa’da milyonlarca eser çoktan alt tabaka tarafından benimsenmişti bile. Dolayısıyla yeni dünya düzenine böylesine mahrum yakalanmak diplomasi, bürokrasi ve propaganda konusunda inanılmaz bir zafiyet doğurdu.

Biz henüz baskı nasıl yapılır onu yaygınlaştırmaya çalışırken Avrupalı modern dünya düzeninin yeni hükümdarları çağın yazılı ve görsel materyallerinde halklarını, “Osmanlı İmparatorluğu topraklarında azınlıkların tıpkı Avrupa’nın geçmişindeki gibi hükümdarlar tarafından baskı ve şiddete uğradığına” ikna etmişti bile.  O zamandan bu zamana aradaki farkı kuşkusuz kapattık ancak kendimizi kıyasladığımız ülkelerle aramızdaki hafıza farkı hiçbir zaman kapanmayacaktır.

Konumuza dönecek olursak bu propagandalar sonucu azınlıklar kendi geleceklerini tayin edebilme hakkına sahip olduklarını ve bu yolda yapılan propagandaların meyvesi olarak büyük Avrupalı devletler tarafından destekleneceklerinin vaadini aldılar. Şimdi burada asıl mesele şudur: Hiçbir devlet barındırdığı insanları sonsuz şekilde mutlu etmeyi başaramamıştır. O dönem bu tarz faaliyetlere girişmiş Avrupalı devletler de kuşkusuz iç meselelerinde problemler yaşıyorlardı. Ancak o dönem herkesin sahip olamadığı bir güce sahiplerdi. Yeni ve daha etkili bir kitleleri harekete geçirme gücü.

Osmanlı eğer bu güce sahip olsaydı kuşkusuz altın çağında yaptığı gibi diğer devletlerin iç meselelerine müdahale edebilecek kudrete sahip olacaktı. Ancak artık dengeler değişmiş gelişen siyasi, sosyal olaylar ne tür netice ile sonuçlanırsa sonuçlansın Osmanlı kendi içinde bunu herkesi ikna edici şekilde asla anlatamayacaktı. Bir zamanlar Bir zamanlar Latin külahı görmektense Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederim diyen milletler Osmanlı içerisinde huzurlu şekilde yaşıyor olduklarını bile unutup baskı gördüklerini hürriyet istediklerini dillendirmeye başladılar ve işi silahlanmaya kadar götürdüler. Olayları tarafsız şekilde değerlendirmek gerekir. Azınlıklar sadece Osmanlı’nın iletişim konusunda yaşadığı problemlerden dolayı değil devletin idari kadrosunun aldığı veya alamadığı kararlar ve faaliyetleri sonucunda da ayaklanmışlar, gerileyen Osmanlı dış meselelerde olduğu gibi iç meselelerinde de zafiyetler göstermiştir. Ancak iletişim kanalları artık öyle etkili bir araç haline gelmişti ki ve bu konuda Osmanlı o kadar acizdi ki bu zafiyetlerin Türkleri de etkilediğini azınlıklar kadar onların da zorluklar yaşadığını yazacak bir muhalif bulmayı bırakın insanların geneline hitap eden yaygın tek bir tane bile iletişim organı yoktu. Ancak gerek azınlıklarda gerekse de Avrupa’da bu ayrılıkçı faaliyetler için teşkilatlanmalar çoktan oluşturulmuş kitleler etki altına alınmaya başlanmıştı.

Kendi yurtlarına kavuşma hayaliyle azınlıkların milliyetçileri, sonuna kadar haklı olduklarını düşündükleri bu düşüncelerde kendilerini dünya kamuoyuna duyurmak için faaliyetlerde bulunmaya başlamışlardı. Nitekim özellikle Yunan, Sırp ve Ermeni milletleri Osmanlı coğrafyasında bu faaliyetlerde başı çekmişler ve birçok ayaklanma çıkarmışlardır. Basın ve propaganda faaliyetleri tüm taraflar için geçerli bir izahat yolu olmasına rağmen buradaki geri kalınmışlık olayların dünya kamuoyuna tek taraflı yansımasına sebep olmuştur. Avrupa basınındaki güdümlenmiş kamuoyuna karşılık Osmanlı’nın kendini izah edebileceği bir küresel bir kurumunun olmaması veya etkili yayın organlarına sahip olmaması gibi izah edilmesi pek mümkün olmayan sebepler yüzünden ayaklanmaların Avrupa’daki yankıları sürekli Osmanlı aleyhinde sonuçlar doğurmuştur, iç meseleleri uluslararası arenalarda tartışılır hale gelmiştir. Kitleleri etki altına almanın yeni yollarının önemini Osmanlılar çok geç anlamışlar ne yazık ki.

19. ve 20. yüzyıla gelindiğinde Osmanlı’da henüz nitelikli kadroların tam anlamıyla teşkilatlanmamış olmasına rağmen basın hayatının başladığını biliyoruz. 1831 yılında Takvim-i Vekayi devletin resmi yayın organı olarak çıkarılmaya başlanmış ve Arapça, Farsça, Rumca, Ermenice, Bulgarca, Fransızca olarak da basılmıştır. Ancak modern gazete örneklerinin ilki Johann Carolus’un 1605 yılında yayınladığı “aller Fürnemmen und gedenckwürdigen Historien” adlı gazeteden ancak 2 asır sonra bir gazeteye sahip olmanın Osmanlı’da yarattığı mahrumiyetlerden birini şimdi inceleyeceğiz.

Ayaklanmaların Ermeni tarafına bakacağız Taşnak, Hınçak gibi cemiyetlerin kurulması, Erzurum, Kumkapı, Kayseri, Yozgat, Merzifon, Sason, Zeytun, Babıali, Van ve Osmanlı Bankası’nda düzenlenen silahlı, bombalı saldırılar, isyanlar, padişaha düzenlenen suikast girişimi Osmanlı Devleti’ne karşı Ermeni ayaklanmasının ve teşkilatlanmasının akla ilk gelen somut örneklerdir.

Bu olayların yankıları yurt içinde ve yurt dışında bambaşka olmuş, uluslararası platformlarda yaşananlar Ermenilerin direnişi olarak addedilmiştir. Bunun böyle aktarılıyor olmasının tek sebebi tabi ki sadece basın hayatındaki geç kalınmışlık değildir, zaten size düşmanlık yapan ülkelere veya milletlere karşı bunun savaşını basın yoluyla vermek en temel seviyedeki savunma olabilir ancak. Lakin gerek o dönemde gerekse de şimdi yaşadığımız dönemde taraf olmayan devletler dahil dünya kamuoyundaki gerçeğin, insanlara idrak ettirilenin “Ermenilerin 19.yüzyıl boyunca Osmanlı topraklarında zulme uğraması ve Birinci Dünya Savaşı’nda soykırım yaşaması” olması kuşkusuz devlet arasındaki politika kadar basın hayatının ve iletişim kanallarının etkinliği ile de alakalıdır. Oysa yukarıda saydığımız birçok somut örnek gibi Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermeni çetelerin doğuda erkeklerini cepheye yollamış köylere kasabalara düzenlediği saldırılar Türk ordusunda kırılmalar yaşatmış, askerler silahlarıyla birlikte firar edip köylerini ve kasabalarını korumaya gitmişlerdir. Ermenilerin doğuda Rusların yararına gösterdikleri faaliyetler, Türk askeriyle yaşanan çatışmalar vb. birçok olay bu “Tehcir” kararının alınmasına sebep olmuştur. Bu karar dönemin koşullarına göre düşünülmek mecburiyetindedir. İnsanların ne düşündükleri, bu olayın hangi şartlarda nasıl gerçekleştiği ve en önemlisi sebebinin ne olduğu, gerçekten bir soykırım mı yoksa bir palavra mı gibi çeşitli şeylere kafa yoran insanların yaklaşık 150 yıldır üzerine konuştukları bu Ermeni meselesinin biraz da basın ve propaganda kısmının incelenmesini ve buradan bazı dersler almamız gerektiğinin farkına varılmasını daha faydalı görüyorum. Kim haklı kim haksız bunun cevabını dönemine göre siyasi olaylar belirledi ve bu sürekli değişti ancak değişmeyen tek gerçek iletişim, belgelendirme ve bilgilendirme yöntemlerimizin uluslararası düzeyden çok, çok ama çok geride olduğudur. Bu geri kalınmışlık emin olun Türkiye Cumhuriyeti’ni ve Osmanlı Devleti’ni Ermeni meselesinde çok daha az etkilemiştir. Çünkü bu dönemde Osmanlı ve Türkiye’de bir şekilde yazılı ve görsel basın bulunuyordu, bir kesim tarafından okunuyordu. Peki ya Osmanlı vatandaşlarının gazetesiz, kitapsız, romansız geçirdiği yaklaşık 200 yılı? Neler yitirildi o zamanlarda ki hala yitirmeye devam ediyoruz. O 200 yılın farkını asla kapatamıyoruz. Hala dünyaya derdimizi anlatacak seviyede değiliz. Batıda yaşanan her şeyi taklit etmek zorunda kalıyoruz. Bunun için gösterdiğimiz çaba olmamız gereken seviyeden çok uzakta tuttu bizi. Devir bilgi ve veri devri artık. Yenilenmek zorundayız. Geçmişte Sırplar, Yunanlar, Ermeniler oldu yitip giden ellerimizden. Yakın tarihimizde de benzer problemler yaşadık, yaşıyoruz. Belki din bağı belki 1000 yıllık kültür ortaklığı belki de artık daha iyi iletişim kanallarına sahip olmamız sayesinde henüz yitirmedik onları. Ancak görünen o ki biz politikalarımızı dünyaya kabul ettirmek için uğraşmaya ancak karşımıza silahlı kuvvetler çıktığı zaman başlıyoruz. O insanların ellerine silahları verenler ise biz cephedeyken içeride başka insanların Türklere karşı neden silahlanmasını gerektiğini anlatan faaliyetlerde bulunmaya başlıyorlar. Türkiye iletişim, belgelendirme ve bilgilendirme konusunda ne yazık ki geçmişte kurduğu devletlerden farksız bir devlet izlenimini vermektedir. Her Türk devletinin çağdaş devletlerine bakıp tarihimizi nereden, kimlerden öğrendiğimizi biliyoruz. Biz, bize anlatılandan çok daha fazlasıyız belki de daha azıyız bunu kendimiz öğrenmek zorundayız ve eğer bu global iletişim ve ikna edicilik konusunda çalışmalarımıza daha fazla önem vermezsek bu ülkenin başına bir şey geldiğinde yine bir şeyler yitirmek zorunda kalabiliriz. Kaldı ki Türk Devletleri karşısına çıkan silahlı kuvvetlere karşı gereken cevabı vermekte mahir bir geçmişe sahipler. Ancak mesele hiçbir zaman savaş kazanmak değildir.

Hiçbir ülke silahlı kuvvetleri ile çözümler bulmak istemez. Masrafı ve yarattığı kaostan dolayı bu en son tercihtir. Bu silahlı çözümlere sıranın hiçbir zaman gelmemesi için iletişim kanallarının da çok etkili kullanılması gerekmektedir. Yoksa tıpkı Sırp, Yunan, Ermeni ayrılıkçılarıyla girişilen ve tekrar olumlu iletişim kurulmasının önüne geçen silahlı çatışmalar sonucu yine dünya kamuoyunda suçlu ilan ediliriz, ediliyoruz.

Hattı müdafaa etmek yerine sathı müdafaa etmeyi bir kez daha tekrar etmemiz gerekiyor. Alışmış olduğumuz düzeni terk etmek zorundayız. Bunu yeniden hatırladığımız zaman hakimiyetin sadece toprakla sağlanmadığını da 100 yıl sonra tekrar idrak etmiş olacağız. Psikoloji ile, tarih ile, felsefe ile, tartışma ile, öğrenme ile ve üretim ile hakimiyet kurmaya çalışmak belki de 20-30 yıl sonra karşımıza çıkacak yeni bir silahlı ayrılıkçı unsuru önlemiş olacaktır belki de dünya üzerinde hiç beklemeyeceğimiz milletlerden, devletlerden destek ve saygınlık sağlayacaktır. Bunu da ülke içinde iletişim kanallarını daha sağlıklı yönetmek kadar komşu ülkelerin ve diğer ülkelerin vatandaşlarına da vizyonumuzu ve misyonumuzu ikna edici yöntemlerle anlatma sorumluluğuna sahip olarak başarabiliriz. Günümüz teknolojisinde bu artık çok daha kolay. Yeter ki bunun üzerine daha fazla düşünülsün.

Ogün Özdemir

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: